din ve islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din ve islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Mayıs 2014 Çarşamba
Müslüman Rahibe Betül Avcı Vatikan'da
Müslüman Rahibe olarak anılan Betül Avcı Vatikan'da yaşadıklarını anlattı. Avcı, dinlerarası diyalogun ne demek olduğunu nasıl yapılması gerektiğine açıklık getirdi.
Avcı "Müslüman olduğumu öğrenince "Suora Musulmana" (Müslüman Rahibe) payesini verdiler. Rahibelerle daha sonra bir espri konusu oldu." dedi.
İşte o röportajdan satır başları...
- Eğitim bursunun yanı sıra size ne tür kolaylıklar sağlandı?
İlk gideceğim zaman, daha sonra üç buçuk yıl boyunca kaldığım yurt önerildi: The Lay Centre at Foyer Unitas. Burası, Roma'daki Papalık okullarında lisansüstü eğitim görmek için gelen dindar Katolik genç kadın ve erkeklerin kaldığı bir yurt. Gana, Ruanda, Amerika, Avusturya, Slovenya, Makedonya, Polonya'dan arkadaşlar vardı. Müdiresi Donna Orsuto, Gregoriana'da öğretim üyesi bir profesör.
Donna'nın bana gösterdiği yakın ilgiyi, sağladığı kolaylıkları yeterince anlatamam. Örneğin, ben ve arkadaşım Lejla için düzenlediği Kurban Bayramı yemeği, Assisi gezimizde benim rahat namaz kılmam için ayarladığı lüks otelin salonu Vatikan Dinlerarası Diyalog Kurumu eski başkanı Monsenyör Michael Fitzgerald'a doktoraya başvurmak istediğimi söylediğimde birkaç kuruma adıma burs başvurusu yapmıştı. Bu süre içinde üniversite'deki danışmanım, ayni zamanda Cizvit bir rahip olan Prof. Daniel Madigan sadece akademik alanda değil, maddi ve manevi anlamda beni kollayan bir dost oldu.
"Müslüman rahibe"
- Rahibe ve rahiplerin Müslüman bir öğrenciye bakışları nasıl oldu?
Çok saygılı ve sevecen davrandılar.
Beni Hıristiyan zanneden rahipler ve rahibeler çok oldu. Çünkü Kamboçya'dan ve Hindistan'dan gelen çok rahibe vardı. Ama bir Müslüman'ın gelip burada eğitim almak istediğini herhalde kimse düşünemedi. Onlar ilk başta beni kendi ülkesinin geleneklerine göre giyinen bir rahibe sandılar.
Müslüman olduğumu öğrenince "Suora Musulmana" (Müslüman Rahibe) payesini verdiler. Rahibelerle daha sonra bir espri konusu oldu.
- Yabancılık hissettiniz mi?
En çok yabancılık hissettiğim kişiler oraya gelen ya da orada olan Türk bürokratlardı. Örneğin, Ankara'dan bir üniversitenin rektörü Gregoriana'da bir toplantıya davet edilmişti. Adamın benim Türkiye'den gelen bir öğrenci olduğumu öğrendiğinde sorduğu iki veciz soru: "Nerelisin?" "Baban ne iş yapıyor?" Yine bir toplantıda Vatikan Elçilik görevlisi bir Türk beni ve diğer başörtülü iki arkadaşımı görünce "Aa, siz Müslüman mısınız, ben sizi kıyafetinizden dolayı Süryani falan sanmıştım" demişti. Oradaki insanların bizlere alıştığını bizleri sevdiğini gördük ama bizimkilerin garipliklerine şahit olduk.
- Dinlerarası diyalog nasıl olmalı?
Herkes kendi inancında samimi ve bilinçli olduğu takdirde dinlerarası diyalogdan bir zarar gelmez. Farklı din mensuplarının birbirlerini ilmi ve tecrübi yönden tanıması şeklinde olmalı. Yurtta iki yıl beraber kaldığım, teoloji konusunda tartıştığımız, hüzünlerimizi, sevinçlerimizi paylaştığımız, birbirimizi ibadet ederken gözlemlediğimiz, şu an öğretim elemanı olan bir arkadaş şöyle bir itirafta bulunmuştu: "Betül, seni tanımasaydım Müslümanlar'ın manevi hiçbir özellikleri olmadığını düşünmeye ne yazık ki devam edecektim!" Teolojik plüralizm üzerine kurulu, inançlar arasındaki benzer yönleri öne çıkarıp farklılıkları ikinci plana iten toplu-ibadet tarzı girişimleri tasvip etmiyorum.
- Gördüğünüz eğitimin inancınız üzerinde etkisi oldu mu?
Örneğin konuşurken "Allah" ifadesi yerine "Tanrı" kelimesini kullanıyor olmanız etkilendiğinizin bir belirtisi mi? Şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Ben bilinçli ve idealist bir anne ve baba tarafından eğitildim. İtikat anlamında bilinçli olduğumu düşünüyorum. Onların inanışları beni etkilemedi. Tam aksine inancım daha sağlam ve kuvvetli oldu. Tanrı ifadesini kullanmaya gelince; dua ederken Allah'ım derim, Tanrı'm demem. Sohbet sırasında "Tanrı" ifadesini kullanmam akademik ve objektif olmak kaygımdan kaynaklanıyor. Çünkü Hıristiyan inancına göre Allah'ın birliği farklıdır. Onlar "Tanrı" dediklerinde bizim dediğimiz "Allah'ı" anlamıyorlar ve algılamıyorlar. Tanrıyı jenerik bir terim olarak kullanıyorum.
- Kesintisiz 24 yıllık eğitiminiz var. Vatikan'daki eğitim size ne kazandırdı?
Gidiş amacım öğrenmekti. Sorularım vardı. Bu sorularıma daha fazla bilgi ve bilimle cevap bulacağıma inanıyorum. Sorularıma orada cevap bulacağım düşüncesiyle gittim. Sorularımın cevaplarını buldum. Kafamda yeni sorular oluştu. Değiştim, büyüdüm, olgunlaştım. Artık Türkiye ve dünyaya daha faklı bir gözle bakıyorum. Bulunduğum ortam, Katolik dünyanın kalbi olarak sadece eğitim değil, bir dünya minyatürü olarak çok zengin bir kültürel ortam sağladı. Örneğin, sınıfta yan yana oturduğunuz Vietnamlı bir rahiple ya da Hintli bir rahibeyle çok samimi dostluklar kurabildim. Lübnan'da, Kore'de, adını bile duymadığınız yerlerdeki insanlar neler yaşıyor, neler hissediyor, bunları öğrenebiliyorsunuz. Ama bence en önemlisi, akidesini (örneğin Hıristiyanlık'taki Teslis ve Tanrı anlayışı) bir Müslüman olarak paylaşmadığınız bir insanla çok derin manevi tecrübeler yaşayabiliyorsunuz. Aynı yurtta kaldığımız bir arkadaş Roma'da bir manastır hayatına katılmaya karar verdi. Burası ilhamını St. Augustinius'tan alan, ibadet ve tefekkür yönleri ön planda olan, mensuplarının sürekli manastır içinde yaşadığı bir yer. Yani benim savunduğum "halvet der encümen" anlayışına tamamen zıt bir tarz. Arkadaş manastıra katılma törenine beni de çağırmıştı. Tören esnasında, başrahibe arkadaşı kendi aralarına davet edip boynuna haçlı kolyeyi geçirdiğinde gözyaşlarımı tutamamıştım. Genç bir hanımın hayatının tümünü Tanrı'ya ibadete adama iştiyakı beni çok etkilemişti. Bir başka örnek: Gregoriana'da yemek yenen, ders çalışılıp sohbet edilen bir öğrenci salonu vardı. Okulda, namazlarımı burada kılardım. Bir gün namazımı tam bitirdiğimde arkamdan bir ses Arapça "Allah kabul etsin" dedi. Ben de alışkın olduğum şekilde Arapça "Hepimizinkini" diyerek karşılık verdim. Arkamı döndüğümde Arap bir rahip gülümseyerek bana bakıyordu.
8 Mayıs 2014 Perşembe
Nijerya Aşırı İslamcı Boko Haram'a karşı yardım bekliyor.
Boko Haram örgütünün 276 kız öğrenciyi kaçırmasının ardından tüm dünyanın dikkati Nijerya’ya çevrildi. Boko Haram, Nijerya’nın güvenliğini giderek daha fazla tehdit ediyor.
Nijerya'da öfke büyük. Aşırı İslamcı Boko Haram örgütünün saldırıları artıyor. Abuja'nın banliyölerinden Nyanya'da düzenlenen saldırılar da örgüt militanlarının başkente kadar ulaştığını gösterdi. Başkent sakinleri korku içinde. Terör endişesinin arttığı Nyanya'da bir Nijeryalı uluslararası toplumdan yardım istiyor:
"Buraya gelmeli ve bize yardım etmeliler. Durum çok kötü. Biz Nijeryalılar acı çekiyoruz. Bu ülkede artık güvenlik diye birşey yok. Devlet Başkanı deniyor, ama hiçbir şeyi değiştiremiyor."
Askerler deneyimsiz
ABD, kız çocuklarının kaçırılmasının ardından kurtarma çalışmalarına destek olması için ülkeye özel bir ekip gönderdi. Ancak Nijeryalılar bunun yeterli olup olmadığını sorguluyor. 12 yıldan beri varlığını sürdüren Boko Haram örgütü, kurucusu Muhammed Yusuf'un ölümünün ardından daha da radikalleşti ve kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Nijerya'daki İnsan Hakları Yazarları adlı sivil toplum kuruluşundan Nndozie Onwubiko, gelişmeleri kaygı ile izlediğini belirtiyor:
Nijerya'da kaçırılan kız çocuklarının serbest bırakılması için düzenlenen bir gösteriden
Nijerya'da kaçırılan kız çocuklarının serbest bırakılması için düzenlenen bir gösteriden
"Bu kişiler geceyi kalkan yapıp geliyor, saldırıyor ve sonra ortalıktan yok oluyorlar. Silahlılar ve çok iyi eğitilmişler. Bu nedenle askerlerimizin çok yoğun bir eğitimden geçirilmeleri gerekiyor."
Bu yöndeki talepler uzun zamandır dile getiriliyor. Orduyu eleştirenler, askerlerin sadece geleneksel savaşlar için eğitim aldığına, hareket halindeki teröristlerle mücadele deneyimleri bulunmadığına dikkat çekiyor. Geçen yıldan beri sınırda teröristlere karşı düzenlenen askeri operasyonlardan alınan sonuçlar sınırlı. Konrad Adenauer Vakfı'nın Abuja temsilcisi Hildegard Behrendt-Kigozi, bu nedenle örgütle diyalog seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor:
"Boko Haram'la ne zaman bir diyalog kurulabileceğini, bunun mümkün olup olmadığını ya da kısmen mi mümkün olabileceğini bilmiyorum. Bunun kısmen mümkün olacağına inanıyorum. Ama genel bir diyolog olur mu, emin değilim. Yakında diyaloğun başlamasını ve saldırıların ülkeye yayılmamasını umut ediyorum."
Canlı kalkan endişesi
Ancak şu anda acil olarak yapılması gereken, kaçırılan 276 kız çocuğunun kurtartarılması. Kız öğrenciler üç haftadan uzun bir zamandır Boko Haram militanlarının elinde ve örgüt lideri Ebubekir Şekau, kızları köle olarak satmak istediklerini söylüyor. Hızla harekete geçilmesi gerekli, ancak bu çok da kolay bir operasyon olmayacak. Zira İslamcı militanların kız çocuklarını canlı kalkan olarak kullanmasından endişe ediliyor.
©Deutsche Welle Türkçe
Katrin Gaensler
DW.DE
Radikal İslamcılar 200'den fazla kişiyi öldürdü
Nijerya’da radikal İslamcı Boko Haram örgütünün düzenlediği saldırıda görgü tanıklarının verdiği bilgilere göre 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. (07.05.2014)
8 kız daha kaçırıldı
Nijerya’da 200’den fazla kız öğrenciyi bulmak için çalışmalar sürerken radikal İslamcı Boko Haram örgütü tarafından 8 kız daha kaçırıldı. (06.05.2014)
Terör foruma gölge düşürdü
Dünya Ekonomik Forumuna ev sahipliği yapan Nijerya güvenlik tedbirlerini artırdı. Devlet Başkanı Goodluck Jonathan, Boko Haram terörüne seyirci kalmakla eleştiriliyor. Halk, hükümetin adım atmadığını iddia ediyor.
Nijerya'da öfke büyük. Aşırı İslamcı Boko Haram örgütünün saldırıları artıyor. Abuja'nın banliyölerinden Nyanya'da düzenlenen saldırılar da örgüt militanlarının başkente kadar ulaştığını gösterdi. Başkent sakinleri korku içinde. Terör endişesinin arttığı Nyanya'da bir Nijeryalı uluslararası toplumdan yardım istiyor:
"Buraya gelmeli ve bize yardım etmeliler. Durum çok kötü. Biz Nijeryalılar acı çekiyoruz. Bu ülkede artık güvenlik diye birşey yok. Devlet Başkanı deniyor, ama hiçbir şeyi değiştiremiyor."
Askerler deneyimsiz
ABD, kız çocuklarının kaçırılmasının ardından kurtarma çalışmalarına destek olması için ülkeye özel bir ekip gönderdi. Ancak Nijeryalılar bunun yeterli olup olmadığını sorguluyor. 12 yıldan beri varlığını sürdüren Boko Haram örgütü, kurucusu Muhammed Yusuf'un ölümünün ardından daha da radikalleşti ve kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Nijerya'daki İnsan Hakları Yazarları adlı sivil toplum kuruluşundan Nndozie Onwubiko, gelişmeleri kaygı ile izlediğini belirtiyor:
Nijerya'da kaçırılan kız çocuklarının serbest bırakılması için düzenlenen bir gösteriden
Nijerya'da kaçırılan kız çocuklarının serbest bırakılması için düzenlenen bir gösteriden
"Bu kişiler geceyi kalkan yapıp geliyor, saldırıyor ve sonra ortalıktan yok oluyorlar. Silahlılar ve çok iyi eğitilmişler. Bu nedenle askerlerimizin çok yoğun bir eğitimden geçirilmeleri gerekiyor."
Bu yöndeki talepler uzun zamandır dile getiriliyor. Orduyu eleştirenler, askerlerin sadece geleneksel savaşlar için eğitim aldığına, hareket halindeki teröristlerle mücadele deneyimleri bulunmadığına dikkat çekiyor. Geçen yıldan beri sınırda teröristlere karşı düzenlenen askeri operasyonlardan alınan sonuçlar sınırlı. Konrad Adenauer Vakfı'nın Abuja temsilcisi Hildegard Behrendt-Kigozi, bu nedenle örgütle diyalog seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor:
"Boko Haram'la ne zaman bir diyalog kurulabileceğini, bunun mümkün olup olmadığını ya da kısmen mi mümkün olabileceğini bilmiyorum. Bunun kısmen mümkün olacağına inanıyorum. Ama genel bir diyolog olur mu, emin değilim. Yakında diyaloğun başlamasını ve saldırıların ülkeye yayılmamasını umut ediyorum."
Canlı kalkan endişesi
Ancak şu anda acil olarak yapılması gereken, kaçırılan 276 kız çocuğunun kurtartarılması. Kız öğrenciler üç haftadan uzun bir zamandır Boko Haram militanlarının elinde ve örgüt lideri Ebubekir Şekau, kızları köle olarak satmak istediklerini söylüyor. Hızla harekete geçilmesi gerekli, ancak bu çok da kolay bir operasyon olmayacak. Zira İslamcı militanların kız çocuklarını canlı kalkan olarak kullanmasından endişe ediliyor.
©Deutsche Welle Türkçe
Katrin Gaensler
DW.DE
Radikal İslamcılar 200'den fazla kişiyi öldürdü
Nijerya’da radikal İslamcı Boko Haram örgütünün düzenlediği saldırıda görgü tanıklarının verdiği bilgilere göre 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. (07.05.2014)
8 kız daha kaçırıldı
Nijerya’da 200’den fazla kız öğrenciyi bulmak için çalışmalar sürerken radikal İslamcı Boko Haram örgütü tarafından 8 kız daha kaçırıldı. (06.05.2014)
Terör foruma gölge düşürdü
Dünya Ekonomik Forumuna ev sahipliği yapan Nijerya güvenlik tedbirlerini artırdı. Devlet Başkanı Goodluck Jonathan, Boko Haram terörüne seyirci kalmakla eleştiriliyor. Halk, hükümetin adım atmadığını iddia ediyor.
6 Mayıs 2014 Salı
"Öldürmek helal eğitim haram!"
Türk Hava Yolları, internete düşen ve Türkiye’den Nijerya’ya silah taşındığı iddiasını içeren ses kayıtları sonrası “Yasak ülkelere silah taşımıyoruz” derken gözler Nijerya’ya çevrildi. Afrika’nın en büyük petrol üreticisi ülkesi olan Nijerya, aynı zamanda yasa dışı silahların geçiş noktası.
Ülkede radikal İslamcı Boko Haram (Batılı tarzda eğitim haram) örgütü, hükümeti devirerek şeriat devleti kurmak için son dönemde saldırıları artırdı, militanlar geçen ay 59 öğrenciyi katletmişti.
ÖNCEKİ GÜN internette yayınlanan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Mustafa Varank ile THY Özel Kalem Müdürü Mehmet Karataş arasında olduğu iddia edilen ses kayıtları “Türkiye’den Nijerya’ya silah mı gidiyor” sorularına yol açtı. Karataş, “Onlarca malzeme taşıyorum, Nijerya’ya gidiyor şu anda. Tamam mı?Müslümanları mı Hıristiyanları mı öldürecek, vebal altındayım haberin olsun” diyor. Söz konusu görüşmeyle ilgili THY, “Yasak ülkelere silah taşımıyoruz” açıklaması yaparken, Lagos merkezli İngilizce yayın yapan Nijerya sitesi ‘pmnewsnigeria.com’, AFP ajansının tüm dünyaya geçtiği tape haberini yayınladı. Karataş’ın kendisini suçlu hissettiği belirtilen haberde sızan tapelerin küresel bir oyuncu olmayı hedefleyen THY’nin imajına zarar verebileceği yorumu yapıldı.
PETROL ZENGİNİ FAKİR ÜLKE
Gözler şimdi konuyla ilgili açıklama yapmayan Nijerya’ya çevrildi. Farklı etnik kökenlere ev sahipliği yapan 170 milyon nüfuslu Nijerya, doğal kaynaklar yönünden son derece zengin bir ülke. Afrika’nın en büyük petrol üreticisi olmasına rağmen nüfusunun yarısından fazlası ise günlük iki dolarla yaşıyor. Ülkenin kuzey eyaletlerinde ağırlıklı olarak yoksul Müslümanlar, Kanur ve Hausa etnik grupları yaşıyor. Güneyde petrol kaynaklarının yaklaşık yüzde 90’ının bulunduğu Nijer Deltası ise Hıristiyan nüfusun kontrolünde.
BOKO HARAM KORKUSU
İsmi yerel Hausa dilinde “Batılı tarzda eğitim haram” anlamına gelen Boko Haram isimli radikal İslamcı örgüt ise kuzeyde hükümeti devirip İslami bir ülke kurmak için savaşıyor. 2002’den kurulan örgüt, 2009’dan beri okullar, kiliseler ve Hıristiyan köylerinin yanı sıra, Müslüman köylerine de saldırılar düzenliyor. 10 bin kişinin ölümünden sorumlu tutulan örgütün saldırıları nedeniyle 300 bin kişi evlerini terk etti. Hıristiyan milislerin de misilleme saldırılarıyla Nijerya dini çatışmaların en sert yaşandığı ülkelerden biri.
Ülkede radikal İslamcı Boko Haram (Batılı tarzda eğitim haram) örgütü, hükümeti devirerek şeriat devleti kurmak için son dönemde saldırıları artırdı, militanlar geçen ay 59 öğrenciyi katletmişti.
ÖNCEKİ GÜN internette yayınlanan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Mustafa Varank ile THY Özel Kalem Müdürü Mehmet Karataş arasında olduğu iddia edilen ses kayıtları “Türkiye’den Nijerya’ya silah mı gidiyor” sorularına yol açtı. Karataş, “Onlarca malzeme taşıyorum, Nijerya’ya gidiyor şu anda. Tamam mı?Müslümanları mı Hıristiyanları mı öldürecek, vebal altındayım haberin olsun” diyor. Söz konusu görüşmeyle ilgili THY, “Yasak ülkelere silah taşımıyoruz” açıklaması yaparken, Lagos merkezli İngilizce yayın yapan Nijerya sitesi ‘pmnewsnigeria.com’, AFP ajansının tüm dünyaya geçtiği tape haberini yayınladı. Karataş’ın kendisini suçlu hissettiği belirtilen haberde sızan tapelerin küresel bir oyuncu olmayı hedefleyen THY’nin imajına zarar verebileceği yorumu yapıldı.
PETROL ZENGİNİ FAKİR ÜLKE
Gözler şimdi konuyla ilgili açıklama yapmayan Nijerya’ya çevrildi. Farklı etnik kökenlere ev sahipliği yapan 170 milyon nüfuslu Nijerya, doğal kaynaklar yönünden son derece zengin bir ülke. Afrika’nın en büyük petrol üreticisi olmasına rağmen nüfusunun yarısından fazlası ise günlük iki dolarla yaşıyor. Ülkenin kuzey eyaletlerinde ağırlıklı olarak yoksul Müslümanlar, Kanur ve Hausa etnik grupları yaşıyor. Güneyde petrol kaynaklarının yaklaşık yüzde 90’ının bulunduğu Nijer Deltası ise Hıristiyan nüfusun kontrolünde.
BOKO HARAM KORKUSU
İsmi yerel Hausa dilinde “Batılı tarzda eğitim haram” anlamına gelen Boko Haram isimli radikal İslamcı örgüt ise kuzeyde hükümeti devirip İslami bir ülke kurmak için savaşıyor. 2002’den kurulan örgüt, 2009’dan beri okullar, kiliseler ve Hıristiyan köylerinin yanı sıra, Müslüman köylerine de saldırılar düzenliyor. 10 bin kişinin ölümünden sorumlu tutulan örgütün saldırıları nedeniyle 300 bin kişi evlerini terk etti. Hıristiyan milislerin de misilleme saldırılarıyla Nijerya dini çatışmaların en sert yaşandığı ülkelerden biri.
4 Mayıs 2014 Pazar
Ayosofya ibadete açılsın önerisi.
Bağımsız'dan Ayasofya'nın cami olarak ibadete açılması için teklif
Burdur Bağımsız Milletvekili Hami Yıldırım, Ayasofya'nın Ayasofya Camii adıyla cami olarak yeniden ibadete açılması için kanun teklifi verdi.
Yıldırım, Ayasofya'nın Camii Olarak Yeniden İbadete Açılmasına İlişkin Kanun Teklifini TBMM Başkanlığına sundu.
Teklifin gerekçesinde Ayasofya Camii'nin Türk Milletinin tarihi kimliğinin bir parçası, ayrılmaz, hatta asli unsurlarından biri olduğu belirtilerek, "Ne var ki bugün hala ibadete kapalı tutulmakta, resmi kayıtlarda müze olarak görülmekte ve fiilen müze olarak kullanılmaktadır" denildi.
Teklif, Ayasofya'nın Ayasofya Camii adıyla cami olarak yeniden ibadete açılmasını öngörüyor.
Burdur Bağımsız Milletvekili Hami Yıldırım, Ayasofya'nın Ayasofya Camii adıyla cami olarak yeniden ibadete açılması için kanun teklifi verdi.
Yıldırım, Ayasofya'nın Camii Olarak Yeniden İbadete Açılmasına İlişkin Kanun Teklifini TBMM Başkanlığına sundu.
Teklifin gerekçesinde Ayasofya Camii'nin Türk Milletinin tarihi kimliğinin bir parçası, ayrılmaz, hatta asli unsurlarından biri olduğu belirtilerek, "Ne var ki bugün hala ibadete kapalı tutulmakta, resmi kayıtlarda müze olarak görülmekte ve fiilen müze olarak kullanılmaktadır" denildi.
Teklif, Ayasofya'nın Ayasofya Camii adıyla cami olarak yeniden ibadete açılmasını öngörüyor.
20 Nisan 2014 Pazar
Leman Sam: Hacca ve umreye gitmem çünkü.
Edirne'ye konser vermek için gelen sanatçı Leman Sam, gösteriş yapmak için hacca ve umreye gidenlere karşı olduğunu ifade etti.
Edirne'de Leman Sam dün geceki konserinin ardından konakladığı otelin çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Hac ve umreye gitmediğini, bunun sebepleri olduğunu ifade eden Sam, Arapların bu işi kazanç haline getirdiğini söyledi. Hac ve umreye gidilmesine değil, bunun ticarileştirilmesine karşı olduğunu savunan ünlü sanatçı Leman Sam şunları söyledi:
"Araplar bu işi kazanç haline getirdi. Ben buna karşıyım. Zaten ülkemiz fazla parası olan ülke değil. Gidip de Araplar’a para kaptırmak benim için ters. Hac yapılan yerde büyük büyük oteller yapıldı. Kabe’yi görenler çok pahalı, insanlar lüks elbiseleriyle mücevherleriyle gidip orada birbirlerine hava atıyorlar. Bu artık dini inanç olmaktan çıkmış gibi görünüyor. Zaman zaman, kimisi samimi niyetlerle kimisi şov için gidiyor. Bunlara da karşıyım. Ama en önemlisi yani ben neden bu açıklamayı yapıyorum, genel olarak Atatürk’e ’Dinsiz’, ’Dini şöyle böyle yaptı’ derler. Haksız eleştirilerde bulunurlar buna o kadar kızıyorum anlatamam."
"ATATÜRK ’SAVAŞ SEBEBİ’ DEMİŞTİ"
Atatürk’ün zamanında Hz Muhammed’in evini yıkmak isteyen Araplara karşı çıktığını ifade eden Leman Sam, şöyle devam etti:
"Atatürk zamanında Hz. Muhammed’in evini yıkmak isteyen Arapları, ‘Sakın böyle bir şey yapmayın bu bir savaş sebebidir’ demiş. Bu benim için çok önemlidir. Bu bir büyük liderin insanların kendi dinine olan saygısı ve korumacılığıdır. Bunu hiç kimse fark etmeyip ondan sonra bu mevzunun üzerine de tartışma dönemsi benim için tatsız bir şey tabi. Bana sorarsanız hacca gider misiniz? Hayır gitmem. Herkesin kendine göre bir dini inancı vardır. Ben gitmem yani. Araplara da para kaptırmam. Bunlar çok tartışmalı mevzular. Birçok fakir insan var belki çok gitmek istiyorlar inançları dolayısıyla fakat bir türlü gidemiyorlar.
Ama bir de burada onun bunun sırtından çala çırpa dolandırarak para kazananlar durmadan oraya gidiyor. Peki onlar cennete gidecek, fakirler cennete gitmeyecekler mi? Bu anlayışlara çok karşıyım. Ben bunları kabul etmiyorum. İstiyorum ki Türk halkı dinini uygulayacaksa biraz düşünerek, araştırarak okuyarak ve muhakeme ederek hayata geçirsin. Tanrı ile insanın arasına kimsenin girmesine taraftar değilim."
LEMAN SAM’DAN TÜRKÜ ALBÜMÜ GELİYOR
Türkü albümü yapmak için hazırlıklara başladığını belirten Leman Sam, kendisinden bu konuda bir beklenti olduğunu kaydederek, "Bu son albümden sonra yakında bir albüm daha yapacağım. Prodüktörüm proje albüm diyor. Ben bir ara türkü albümü yapmak istiyorum. Oturacağız. Muhtemelen onun dediğini yaptıktan sonra hemen bir türlü albümü yapacağım.
Çünkü böyle bir beklenti var. Ben de türkü söylemeyi çok seviyorum. Sesime de yakıştığını söylüyorlar. Hayata geçirmek istiyorum. Eski derlemeden hiç hoşlanmam. Kenarda kalmış, pek duyulmamış türküler var. Onlardan bir albüm yapacağım" dedi.
Edirne'de Leman Sam dün geceki konserinin ardından konakladığı otelin çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Hac ve umreye gitmediğini, bunun sebepleri olduğunu ifade eden Sam, Arapların bu işi kazanç haline getirdiğini söyledi. Hac ve umreye gidilmesine değil, bunun ticarileştirilmesine karşı olduğunu savunan ünlü sanatçı Leman Sam şunları söyledi:
"Araplar bu işi kazanç haline getirdi. Ben buna karşıyım. Zaten ülkemiz fazla parası olan ülke değil. Gidip de Araplar’a para kaptırmak benim için ters. Hac yapılan yerde büyük büyük oteller yapıldı. Kabe’yi görenler çok pahalı, insanlar lüks elbiseleriyle mücevherleriyle gidip orada birbirlerine hava atıyorlar. Bu artık dini inanç olmaktan çıkmış gibi görünüyor. Zaman zaman, kimisi samimi niyetlerle kimisi şov için gidiyor. Bunlara da karşıyım. Ama en önemlisi yani ben neden bu açıklamayı yapıyorum, genel olarak Atatürk’e ’Dinsiz’, ’Dini şöyle böyle yaptı’ derler. Haksız eleştirilerde bulunurlar buna o kadar kızıyorum anlatamam."
"ATATÜRK ’SAVAŞ SEBEBİ’ DEMİŞTİ"
Atatürk’ün zamanında Hz Muhammed’in evini yıkmak isteyen Araplara karşı çıktığını ifade eden Leman Sam, şöyle devam etti:
"Atatürk zamanında Hz. Muhammed’in evini yıkmak isteyen Arapları, ‘Sakın böyle bir şey yapmayın bu bir savaş sebebidir’ demiş. Bu benim için çok önemlidir. Bu bir büyük liderin insanların kendi dinine olan saygısı ve korumacılığıdır. Bunu hiç kimse fark etmeyip ondan sonra bu mevzunun üzerine de tartışma dönemsi benim için tatsız bir şey tabi. Bana sorarsanız hacca gider misiniz? Hayır gitmem. Herkesin kendine göre bir dini inancı vardır. Ben gitmem yani. Araplara da para kaptırmam. Bunlar çok tartışmalı mevzular. Birçok fakir insan var belki çok gitmek istiyorlar inançları dolayısıyla fakat bir türlü gidemiyorlar.
Ama bir de burada onun bunun sırtından çala çırpa dolandırarak para kazananlar durmadan oraya gidiyor. Peki onlar cennete gidecek, fakirler cennete gitmeyecekler mi? Bu anlayışlara çok karşıyım. Ben bunları kabul etmiyorum. İstiyorum ki Türk halkı dinini uygulayacaksa biraz düşünerek, araştırarak okuyarak ve muhakeme ederek hayata geçirsin. Tanrı ile insanın arasına kimsenin girmesine taraftar değilim."
LEMAN SAM’DAN TÜRKÜ ALBÜMÜ GELİYOR
Türkü albümü yapmak için hazırlıklara başladığını belirten Leman Sam, kendisinden bu konuda bir beklenti olduğunu kaydederek, "Bu son albümden sonra yakında bir albüm daha yapacağım. Prodüktörüm proje albüm diyor. Ben bir ara türkü albümü yapmak istiyorum. Oturacağız. Muhtemelen onun dediğini yaptıktan sonra hemen bir türlü albümü yapacağım.
Çünkü böyle bir beklenti var. Ben de türkü söylemeyi çok seviyorum. Sesime de yakıştığını söylüyorlar. Hayata geçirmek istiyorum. Eski derlemeden hiç hoşlanmam. Kenarda kalmış, pek duyulmamış türküler var. Onlardan bir albüm yapacağım" dedi.
Dinsiz Olduğum İçin Hergün Allah'a Şükrediyorum
Taraf yazarı Ahmet Altan, bugün kaleme aldığı yazısında gösterişli camilerden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Yazısında "Evet, yapacağınız büyük camilere gitmeyeceğim." diyen Altan, "Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de 'çok büyük', 'çok gösterişli' camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum." dedi.
İşte Altan kaleme aldığı o yazı;
Son zamanlarda neredeyse her gün bana dinsizliği nasip ettiği için Allah'a şükrediyorum.
"BİZE BURALARA GELMEYİN DİYORLAR"
Dindarlarımızın, kendilerine "mülk" edindikleri, içeriye kimseyi sokmamak için sınırlarına büyük duvarlar ördükleri, teller çektikleri, en uzun minareler, en geniş kubbeler, en görünür camilerle korudukları bahçelerinde dolaşmaya pek vakit bulamadıklarını düşünüyorum çünkü.
Bizim gibilere de "buralara gelmeyin" diyorlar, "bu bahçelerde dolaşmayın"
"Sizin dinden bahsetmeye ne hakkınız var" diye azarlıyorlar bizi.
Allah'ın bahçelerini yasaklıyorlar bize. Niye bu kadar haşinsiniz?
Bizim de o bahçelerde arada bir dolaşmamızın kime zararı var?
"BU SORULARI SORMAYALIM DİYE Mİ O BAHÇELER BİZE YASAK"
Siz en büyük camilerin minarelerinin boyunu hesaplarken, bir seher vakti, küçük bir caminin şadırvanında oturup, serin suların şırıltısını dinleyerek sabah ezanını beklemenin huzurunu tatsak, dininize, dindarlığınıza mı saldırmış oluruz?
Allah'ın evine bir sabah misafirliğimizi de mi çok görüyorsunuz?
Saygıda hiç kusur etmeden size dinle, dindarlıkla ilgili sorular sormamızdan neden gocunuyorsunuz?
Bu soruları sormayalım diye mi o bahçeleri bize yasaklıyorsunuz?
Dini ve dindarlığı anlamaya çalışmamalı mıyız?
Bize anlatılan dinle dindarların davranışları aklımızda yan yana gelemeyince, sorular sormamalı mıyız?
"Bir dinsiz bizi nasıl dinle yargılar" diyorlar. İzin verirseniz ben size kendi kitaplarımdaki çok sevdiğim bir Şeyh Efendi'den ödünç aldığım bir sözle cevap vereyim. "Kimseyi kendi ahlakınla yargılama; herkesi kendi ahlakıyla yargıla."
Bir dindarın yaptıkları, o dindarın ahlakıyla yargılanmazsa neyle yargılanır?
"O CAMİLERDE NAMAZ KILMIYORUM"
İşkenceye sessiz kaldığınızda, cinayetler karşısında sustuğunuzda, acılara arkanızı döndüğünüzde, yaptıklarınızı Allah'ın ve peygamberin sözlerini mihenk alarak yargılamak çok mu büyük haksızlık?
Bir dindarın "amelini" yargılamak için başka bir "ahlak, başka bir ölçü mü var?
Yoksa sizi hiç anlamaya çalışmamalı mıyız, bunu mu söylemek istiyorsunuz?
Bizim görmemizi istemediğiniz için mi bize o bahçeleri yasaklamak istiyorsunuz?
Evet, o camilerde namaz kılmıyorum.
Evet, yapacağınız büyük camilere gitmeyeceğim.
"BUNU BANA ÇOK MU GÖRECEKSİNİZ?"
Ama ben bir geceyarısı, ışıklarının çoğu sönmüş, kandil misali iki üç lambası yanan bir caminin içinde bağdaş kurup oturarak kendi "hiçliğimle" karşılaşmayı, kendimden dahi vazgeçerek o caminin "sahibine" sığınmayı, ne kubbede, ne minberde, ne duvardaki hatlarda, ne kalın gövdeli sütunlarda aradığım "bir soluğu", bir "sonsuzluğu", gözlerimi diktiğim solgun bir halının şekillerinde görüp hissetmeyi, bunun hazzına bir anlığına da olsa varmayı, bir lahzalığına beni yaratana karışıp kaybolmayı seviyorsam, bunu bana çok mu göreceksiniz?
"Bir dinsizin camide ne işi var" mı diyeceksiniz?
Demeyin.
Seherin serin şadırvanları, geceyarılarının ıssız ve loş camileri herkesin.
Bizi beş vakit oralara davet eden biri var.
Davet vaktinde gelmiyorsak da başka vakitlerde ziyaretimiz, "davet sahibiyle" aramızda bir mesele.
O, kapılarını kapatmak istediğinde kapatır, kapattığı da olmuştur, açmak istediğinde açar, o kapıların muhafızlığını siz yapmayın, haksızlık etmiş olursunuz.
Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de "çok büyük", "çok gösterişli" camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum.
Gerçekten anlamadığım için soruyorum.
Benim o huzuru, o muhteşem sonsuzluğu, zamansızlığı, o hiçliği, yok oluşu, bütün geçmişini ve geleceğini unutabilmeyi o küçücük camilerde bile bulabilmem dinsizliğimden mi? Dindar olsam o camilerde bulamaz mıydım aradığımı?
"BEN CAMİYE GİTTİĞİMDE.."
Ben camiye gittiğimde af dilemeye gitmiyorum, bir iyilik istemeye gitmiyorum, bir yardım için yalvarmıyorum, cennetine talip olmuyorum, cehenneminden sakınmıyorum; ben camiye gittiğimde "her şeye razı olmak" için gidiyorum, teslim olmak için gidiyorum, tek bir anlığına bile olsa o sonsuzluğa karışabilmek, o sonsuzluğun kokusunu duyabilmek için gidiyorum.
Yasak mı edeceksiniz bana oralara gitmeyi?
Bunlardan söz etmeyi yasak mı edeceksiniz?
Bırakın arada bir gideyim, bırakın arada bir anlatayım, bırakın arada bir o sonsuzluğa kendini adamış insanlar olarak "insanların acılarına nasıl bigâne kalabildiğinizi" sorayım.
"YABANCILIĞIMI VURMAYIN YÜZÜME"
Ben o bahçelerin muhafızı değilim, olmayacağım, o bahçelerde gezinmeyi seven biriyim yalnızca.
Bir yabancıyım.
Bir yabancıya bile yabancılığını hissettirmeyen âlicenaplığın misafiriyim.
Yabancılığımı o kadar da vurmayın yüzüme.
Kimseyi "yabancı" görmeyen bir kudretin kulusunuz neticede, bırakın "yabancı" olduğumu ben söyleyeyim, siz bana "ev halkından biri" gibi davranma yüceliğini gösterin, bir camide bulduğumu sizde de aradığım için kızmayın bana, bulduğumdan çok hoşnut olduğum için arıyorum onu, her yerde aradığım için sizde de arıyorum.
İşte Altan kaleme aldığı o yazı;
Son zamanlarda neredeyse her gün bana dinsizliği nasip ettiği için Allah'a şükrediyorum.
"BİZE BURALARA GELMEYİN DİYORLAR"
Dindarlarımızın, kendilerine "mülk" edindikleri, içeriye kimseyi sokmamak için sınırlarına büyük duvarlar ördükleri, teller çektikleri, en uzun minareler, en geniş kubbeler, en görünür camilerle korudukları bahçelerinde dolaşmaya pek vakit bulamadıklarını düşünüyorum çünkü.
Bizim gibilere de "buralara gelmeyin" diyorlar, "bu bahçelerde dolaşmayın"
"Sizin dinden bahsetmeye ne hakkınız var" diye azarlıyorlar bizi.
Allah'ın bahçelerini yasaklıyorlar bize. Niye bu kadar haşinsiniz?
Bizim de o bahçelerde arada bir dolaşmamızın kime zararı var?
"BU SORULARI SORMAYALIM DİYE Mİ O BAHÇELER BİZE YASAK"
Siz en büyük camilerin minarelerinin boyunu hesaplarken, bir seher vakti, küçük bir caminin şadırvanında oturup, serin suların şırıltısını dinleyerek sabah ezanını beklemenin huzurunu tatsak, dininize, dindarlığınıza mı saldırmış oluruz?
Allah'ın evine bir sabah misafirliğimizi de mi çok görüyorsunuz?
Saygıda hiç kusur etmeden size dinle, dindarlıkla ilgili sorular sormamızdan neden gocunuyorsunuz?
Bu soruları sormayalım diye mi o bahçeleri bize yasaklıyorsunuz?
Dini ve dindarlığı anlamaya çalışmamalı mıyız?
Bize anlatılan dinle dindarların davranışları aklımızda yan yana gelemeyince, sorular sormamalı mıyız?
"Bir dinsiz bizi nasıl dinle yargılar" diyorlar. İzin verirseniz ben size kendi kitaplarımdaki çok sevdiğim bir Şeyh Efendi'den ödünç aldığım bir sözle cevap vereyim. "Kimseyi kendi ahlakınla yargılama; herkesi kendi ahlakıyla yargıla."
Bir dindarın yaptıkları, o dindarın ahlakıyla yargılanmazsa neyle yargılanır?
"O CAMİLERDE NAMAZ KILMIYORUM"
İşkenceye sessiz kaldığınızda, cinayetler karşısında sustuğunuzda, acılara arkanızı döndüğünüzde, yaptıklarınızı Allah'ın ve peygamberin sözlerini mihenk alarak yargılamak çok mu büyük haksızlık?
Bir dindarın "amelini" yargılamak için başka bir "ahlak, başka bir ölçü mü var?
Yoksa sizi hiç anlamaya çalışmamalı mıyız, bunu mu söylemek istiyorsunuz?
Bizim görmemizi istemediğiniz için mi bize o bahçeleri yasaklamak istiyorsunuz?
Evet, o camilerde namaz kılmıyorum.
Evet, yapacağınız büyük camilere gitmeyeceğim.
"BUNU BANA ÇOK MU GÖRECEKSİNİZ?"
Ama ben bir geceyarısı, ışıklarının çoğu sönmüş, kandil misali iki üç lambası yanan bir caminin içinde bağdaş kurup oturarak kendi "hiçliğimle" karşılaşmayı, kendimden dahi vazgeçerek o caminin "sahibine" sığınmayı, ne kubbede, ne minberde, ne duvardaki hatlarda, ne kalın gövdeli sütunlarda aradığım "bir soluğu", bir "sonsuzluğu", gözlerimi diktiğim solgun bir halının şekillerinde görüp hissetmeyi, bunun hazzına bir anlığına da olsa varmayı, bir lahzalığına beni yaratana karışıp kaybolmayı seviyorsam, bunu bana çok mu göreceksiniz?
"Bir dinsizin camide ne işi var" mı diyeceksiniz?
Demeyin.
Seherin serin şadırvanları, geceyarılarının ıssız ve loş camileri herkesin.
Bizi beş vakit oralara davet eden biri var.
Davet vaktinde gelmiyorsak da başka vakitlerde ziyaretimiz, "davet sahibiyle" aramızda bir mesele.
O, kapılarını kapatmak istediğinde kapatır, kapattığı da olmuştur, açmak istediğinde açar, o kapıların muhafızlığını siz yapmayın, haksızlık etmiş olursunuz.
Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de "çok büyük", "çok gösterişli" camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum.
Gerçekten anlamadığım için soruyorum.
Benim o huzuru, o muhteşem sonsuzluğu, zamansızlığı, o hiçliği, yok oluşu, bütün geçmişini ve geleceğini unutabilmeyi o küçücük camilerde bile bulabilmem dinsizliğimden mi? Dindar olsam o camilerde bulamaz mıydım aradığımı?
"BEN CAMİYE GİTTİĞİMDE.."
Ben camiye gittiğimde af dilemeye gitmiyorum, bir iyilik istemeye gitmiyorum, bir yardım için yalvarmıyorum, cennetine talip olmuyorum, cehenneminden sakınmıyorum; ben camiye gittiğimde "her şeye razı olmak" için gidiyorum, teslim olmak için gidiyorum, tek bir anlığına bile olsa o sonsuzluğa karışabilmek, o sonsuzluğun kokusunu duyabilmek için gidiyorum.
Yasak mı edeceksiniz bana oralara gitmeyi?
Bunlardan söz etmeyi yasak mı edeceksiniz?
Bırakın arada bir gideyim, bırakın arada bir anlatayım, bırakın arada bir o sonsuzluğa kendini adamış insanlar olarak "insanların acılarına nasıl bigâne kalabildiğinizi" sorayım.
"YABANCILIĞIMI VURMAYIN YÜZÜME"
Ben o bahçelerin muhafızı değilim, olmayacağım, o bahçelerde gezinmeyi seven biriyim yalnızca.
Bir yabancıyım.
Bir yabancıya bile yabancılığını hissettirmeyen âlicenaplığın misafiriyim.
Yabancılığımı o kadar da vurmayın yüzüme.
Kimseyi "yabancı" görmeyen bir kudretin kulusunuz neticede, bırakın "yabancı" olduğumu ben söyleyeyim, siz bana "ev halkından biri" gibi davranma yüceliğini gösterin, bir camide bulduğumu sizde de aradığım için kızmayın bana, bulduğumdan çok hoşnut olduğum için arıyorum onu, her yerde aradığım için sizde de arıyorum.
‘Rockçı İmam’ ABD’de ezan okudu
‘Rockçı İmam’ olarak tanınan ve ABD’deki bir müzik grubundan aldığı davet üzerine New York’a gelen, Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Pınarbaşı Köyü Camii İmamı Ahmet Muhsin Tüzer, New York’ta ezan okuyup, namaz kıldı.
Konser provalarını sürdürdüğü New York’ta yerleşik Türk ve Müslümanlarla kısa sürede sıcak ilişkiler kuran Süzer, Brooklyn semtindeki Eyüp Sultan Camii’nde namaz kılanları yalnız bırakmadı. Camii’de, kaside ve Kur’an’dan İhlas ve Fatiha surelerini okuyan Ahmet Muhsin Tüzer büyük beğeni topladı.
Daha sonra DHA’ya açıklamalarda bulunan Süzer, ABD’nin kendisi için yeni dünya deneyimi edinmesine aracı olduğuna değinerek, ‘‘Amerika’da, Allah’ın sonsuz esmalarının sonsuz tecellilerini müşahede ettiğimi söyleyebilirim. Cenabı Hakkın o rahmetini burada da çok farklı bir anlamda yaşamış oluyorum’’ diye konuştu.
İmamlığın özellikle manevi anlamda insanların tüm gereksinimlerini karşılayabilen, insanların manevi sıkıntılarını gideren bir önderlik olduğuna değinen Tüzer, ‘‘Dolayısı ile, İmamlığın, tabiri caiz ise Peygamber’in mesleğini icra etmek olduğunu ben idrak eden bir insanım. İmamlığı sadece camiye hapsetmek, imam deyince sadece toplumda belli bir algı oluşmasına sebep olmak, aslında bugüne kadar imamların belli bir kalıbın dışına çıkmayışını göstermekte’’ diye konuştu.
Diyanet İşleri’ne bağlı imamların son yıllarda bir açılım içerisinde olduklarını belirten Ahmet Tüzer, ‘‘Yani sosyal anlamda da bir takım faaliyetlere katılma, bir takım projeler üretme adına halkın tümünü kucaklayan ve kapsayan bir takım projeleri gerçekleştirmeye başladılar’’ dedi.
Kendisinin yaptığının çok sıra dışı bir iş olduğunun kendisin de farkında olduğunu dile getiren ‘Rockçı İmam’ Ahmet Tüzer, ‘‘Yani imamlık ve bizim değerlerimize aslında aykırı gibi gözüken, sıfat olarak söylüyorum bunu, Rock müziğin yan yana gelemeyeceği konusunda yanlış bir algı var maalesef insanımızda. Buradan, New York’tan ülkemizin güzel insanlarına şunu vurgulamak istiyorum: Ameller niyetlere göredir. Biliyorsunuz ben tehditler de aldım bu yola çıktığım süreç içerisinde. Diyanetin açtığı soruşturmalar neticesinde de tabii ki yanlış anlaşılmalar hasıl oldu. Ben kimseye en küçük bir olumsuz düşünce beslemiyorum. Benim böyle bir düşünce taşımama gerek de yok, böyle bir düşünce beni hakikatten uzaklaştıran bir düşüncedir’’ dedi.
İnsanların kendisinin görüntüsü yerine, temel düşünceleri, nasıl bir insan olduğu, temel hedefi, iç alemindeki olan düşüncelerini öğrenmelerinin daha yerinde ve önemli olduğunu anlatan Tüzer, bunlar için de kendisine ulaşmanın hiç de zor olmadığını belirtti.
Ortaya koyduğu projenin kendi iradesi dışında, birbirine bağlı ve birbirini etkileyen bir çok tesadüfün sonucu ortaya çıktığını dile getiren Tüzer, ‘‘Ben Kaş’ta yaşarken, Rock grubunun duayenlerinden Doğan Sakin ile tanışmasaydım, bugün böyle bir proje oluşmayacaktı. Ben planlamadım ki Doğan Sakin ile tanışmayı, ben planlamadım ki böyle bir Rock grubu kurmayı. Yani olaylar benim kendi irademin dışında, kendi gayri ihtiyari bir takım tavırlarımın dışında aslında kendiliğinden gelişti. Tabii ki benim içimde bir çağlayan vardı. Bunun bir yere akması gerekiyordu. Bu akış da bu şekilde oldu’’ dedi.
Rock ve Tasavvuf müziklerinin birbirine aykırı kavramlar gibi görünmelerine karşın, aslında Rock ve Tasavvuf müziklerinin insanın özündeki anlamların açığa çıkması noktasında insana yardımcı olan değerler olduğunu düşündüğünü belirten Tüzer, ‘‘İnsanın o vecd hali vardır, o halin yakalanması Rock ve Tasavvuf’un aynı paralelde olduğunun bir göstergesidir. Bir takım İslami cemaatlerin müzik tarzlarına baktığımız zaman, kafalarını sallıyorlar, bir sürü ritimler var filan. Bunlar karşısında maalesef bizler hiçbir şey söylemiyoruz. Ama benim yapmış olduğu Rock müziği karşısında insanlar tepki gösteriyorlar, bazı kesimler tabii ki’’ diye konuştu.
Ahmet Tüzer, Antalya’nın Kaş ilçesinin Pınarbaşı köyünden başlayıp, New York’a kadar uzanan projenin çok büyük bir başarı yakalayacağına inandığını da söyledi. Projenin, Türkiye ve İslam kültürünün adına birçok kazanım getireceğini umduğunu belirten ‘Rockçı İmam’ Ahmet Tüzer, ‘‘Bu projenin gönüllerde hak ettiği anlam ve yeri yakalayacağına gerçekten çok inanıyorum. Çünkü Allah ihlas sahibi olanlarla beraberdir. Allah samimi olan kullarıyla beraberdir. Ben yaşamımın her anında, bu prensip, duygu ve felsefe üzerine yaşamaya gayret ettim. Ben herkesi çok seviyorum’’ dedi.
New York’ta metroya bindikçe edindiği gözlemleri de paylaşan Tüzer, ‘‘Metroda bulunan insanları müşahede ettiğim zaman, aslında bütün insanların Hak’kın çok güzel sonsuz manalarının, esmalarının tecellileri olduğunu gördüm. Tabii nereden baktığınız önemli, gönülden bakarsanız bunu görebilirsiniz. Ama perdeler var tabii ki, o perdeler ne perdesi? Kapitalist sistemin, Amerikan emperyalizminin o insanların manalarının, özlerinin önündeki o ciddi perdeler var. Önemli olan o perdeleri açığa çıkarabilmek, o perdeleri açığa çıkarabildiğimiz oranda işte insanı kamiliz’’ diye konuştu.
Konser provalarını sürdürdüğü New York’ta yerleşik Türk ve Müslümanlarla kısa sürede sıcak ilişkiler kuran Süzer, Brooklyn semtindeki Eyüp Sultan Camii’nde namaz kılanları yalnız bırakmadı. Camii’de, kaside ve Kur’an’dan İhlas ve Fatiha surelerini okuyan Ahmet Muhsin Tüzer büyük beğeni topladı.
Daha sonra DHA’ya açıklamalarda bulunan Süzer, ABD’nin kendisi için yeni dünya deneyimi edinmesine aracı olduğuna değinerek, ‘‘Amerika’da, Allah’ın sonsuz esmalarının sonsuz tecellilerini müşahede ettiğimi söyleyebilirim. Cenabı Hakkın o rahmetini burada da çok farklı bir anlamda yaşamış oluyorum’’ diye konuştu.
İmamlığın özellikle manevi anlamda insanların tüm gereksinimlerini karşılayabilen, insanların manevi sıkıntılarını gideren bir önderlik olduğuna değinen Tüzer, ‘‘Dolayısı ile, İmamlığın, tabiri caiz ise Peygamber’in mesleğini icra etmek olduğunu ben idrak eden bir insanım. İmamlığı sadece camiye hapsetmek, imam deyince sadece toplumda belli bir algı oluşmasına sebep olmak, aslında bugüne kadar imamların belli bir kalıbın dışına çıkmayışını göstermekte’’ diye konuştu.
Diyanet İşleri’ne bağlı imamların son yıllarda bir açılım içerisinde olduklarını belirten Ahmet Tüzer, ‘‘Yani sosyal anlamda da bir takım faaliyetlere katılma, bir takım projeler üretme adına halkın tümünü kucaklayan ve kapsayan bir takım projeleri gerçekleştirmeye başladılar’’ dedi.
Kendisinin yaptığının çok sıra dışı bir iş olduğunun kendisin de farkında olduğunu dile getiren ‘Rockçı İmam’ Ahmet Tüzer, ‘‘Yani imamlık ve bizim değerlerimize aslında aykırı gibi gözüken, sıfat olarak söylüyorum bunu, Rock müziğin yan yana gelemeyeceği konusunda yanlış bir algı var maalesef insanımızda. Buradan, New York’tan ülkemizin güzel insanlarına şunu vurgulamak istiyorum: Ameller niyetlere göredir. Biliyorsunuz ben tehditler de aldım bu yola çıktığım süreç içerisinde. Diyanetin açtığı soruşturmalar neticesinde de tabii ki yanlış anlaşılmalar hasıl oldu. Ben kimseye en küçük bir olumsuz düşünce beslemiyorum. Benim böyle bir düşünce taşımama gerek de yok, böyle bir düşünce beni hakikatten uzaklaştıran bir düşüncedir’’ dedi.
İnsanların kendisinin görüntüsü yerine, temel düşünceleri, nasıl bir insan olduğu, temel hedefi, iç alemindeki olan düşüncelerini öğrenmelerinin daha yerinde ve önemli olduğunu anlatan Tüzer, bunlar için de kendisine ulaşmanın hiç de zor olmadığını belirtti.
Ortaya koyduğu projenin kendi iradesi dışında, birbirine bağlı ve birbirini etkileyen bir çok tesadüfün sonucu ortaya çıktığını dile getiren Tüzer, ‘‘Ben Kaş’ta yaşarken, Rock grubunun duayenlerinden Doğan Sakin ile tanışmasaydım, bugün böyle bir proje oluşmayacaktı. Ben planlamadım ki Doğan Sakin ile tanışmayı, ben planlamadım ki böyle bir Rock grubu kurmayı. Yani olaylar benim kendi irademin dışında, kendi gayri ihtiyari bir takım tavırlarımın dışında aslında kendiliğinden gelişti. Tabii ki benim içimde bir çağlayan vardı. Bunun bir yere akması gerekiyordu. Bu akış da bu şekilde oldu’’ dedi.
Rock ve Tasavvuf müziklerinin birbirine aykırı kavramlar gibi görünmelerine karşın, aslında Rock ve Tasavvuf müziklerinin insanın özündeki anlamların açığa çıkması noktasında insana yardımcı olan değerler olduğunu düşündüğünü belirten Tüzer, ‘‘İnsanın o vecd hali vardır, o halin yakalanması Rock ve Tasavvuf’un aynı paralelde olduğunun bir göstergesidir. Bir takım İslami cemaatlerin müzik tarzlarına baktığımız zaman, kafalarını sallıyorlar, bir sürü ritimler var filan. Bunlar karşısında maalesef bizler hiçbir şey söylemiyoruz. Ama benim yapmış olduğu Rock müziği karşısında insanlar tepki gösteriyorlar, bazı kesimler tabii ki’’ diye konuştu.
Ahmet Tüzer, Antalya’nın Kaş ilçesinin Pınarbaşı köyünden başlayıp, New York’a kadar uzanan projenin çok büyük bir başarı yakalayacağına inandığını da söyledi. Projenin, Türkiye ve İslam kültürünün adına birçok kazanım getireceğini umduğunu belirten ‘Rockçı İmam’ Ahmet Tüzer, ‘‘Bu projenin gönüllerde hak ettiği anlam ve yeri yakalayacağına gerçekten çok inanıyorum. Çünkü Allah ihlas sahibi olanlarla beraberdir. Allah samimi olan kullarıyla beraberdir. Ben yaşamımın her anında, bu prensip, duygu ve felsefe üzerine yaşamaya gayret ettim. Ben herkesi çok seviyorum’’ dedi.
New York’ta metroya bindikçe edindiği gözlemleri de paylaşan Tüzer, ‘‘Metroda bulunan insanları müşahede ettiğim zaman, aslında bütün insanların Hak’kın çok güzel sonsuz manalarının, esmalarının tecellileri olduğunu gördüm. Tabii nereden baktığınız önemli, gönülden bakarsanız bunu görebilirsiniz. Ama perdeler var tabii ki, o perdeler ne perdesi? Kapitalist sistemin, Amerikan emperyalizminin o insanların manalarının, özlerinin önündeki o ciddi perdeler var. Önemli olan o perdeleri açığa çıkarabilmek, o perdeleri açığa çıkarabildiğimiz oranda işte insanı kamiliz’’ diye konuştu.
19 Nisan 2014 Cumartesi
Fatima'nın Eli nazardan korur mu?
El Sembolü
El motifi genelde duvarlara asılmak üzere yapılan resimlerde kullanılmıştır. Falname’deki bir minyatürde yer alan el motifinde parmakların üstünde yukarıda sözü edilen 5 kişinin adı yazılıdır.
El simgesi ayrıca İslam’a göre en kutsal 2 kadın olan Hz. Fatıma ve Hz. Meryem’in sembolüdür. İnanışa göre Hz. Meryem İsa Mesih’i doğuracağı sırada tuttuğu dal bir el seklini almıştır. Bunun yanısıra el, Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın simgesi olarak da kullanılmıştır. Hangi anlama gelirse gelsin bu simgenin nazarlık olarak insanları kötülüklere karsı koruyacağına inanılmıştır.
El motifinin Hz. Muhammed ve onun ailesine duyulan sevginin bir işareti olarak mezar taşlarına islendiği de belirtilmektedir. Bu mezar taslarının Caferi mezhebine mensup yörelerde yoğunlaştığı görülmektedir. El motifinin aynı zamanda İslam sancağının ellerde taşındığını ve bunun sürekliliğini simgelediği ileri sürülmektedir.
Fatma, kocası Hz. Ali'yi genç ve güzel bir odalıkla görünce o sırada pişirmekte olduğu helvaya şaşkınlıkla elini daldırır ve karıştırmaya başlar. Kocası, durumu fark edince Fatma'nın elini tencereden çıkartır. Fatma'nın eli, yüzyıllardır sahiplerine şans getirdiğine ve onlara sabır ve sadakat erdemleri verdiğine inanılan bir tılsım haline gelir. Bu nesne genellikle 'Fatma'nın Eli' olarak bilinilirse de Araplar arasında 'Hamse Eli' diye anılır. Hamse, 5 demektir ve bir elin parmak sayısını gösterir. Hindu'lar 'Humsa Eli', Musevilerse 'Hameş Eli' ya da 'Miryam'ın Eli' adını vermişlerdir. Kimi kültürlerde yukarıya dönük, kimi kültürlerde aşağıya dönük el şeklinde bulunmaktadır."
Fatıma'nın Eli
Fatıma‘nın Eli, nazarlık olarak ve kötülüklerden korunmak, kem bakışlara karşı kullanılır. Hz. Muhammed‘in kızı Hz. Fatıma‘ya gönderme yapılır. Fatıma‘nın eli şans getiren bir tılsım olarak da kullanılmaktadır. Eski Türk‘lerde de Umay Ana‘nın elidir. Umay Ana sıkıntıda ve doğum yapmakta olan kadınlara yardım eder. Fatıma‘nın eli, birçok kültürde, kapılara çizilir. Endülüs‘teki Elhamra Sarayı‘nın girişindeki büyük taş el bir tılsımdır ve en güzel bir örnektir. Yaygın olarak kullanılan nazarlık ve takıdır.
Fatıma’nın elinin kem gözlerden koruduğuna inanılmaktadır. Kapı girişlerinin üzerine kötülükleri koruma amacıyla islenen motif biçimsel olarak Arapça harflerle “Ya Allah” yakarışını anımsatmaktadır.[9][6]
Fatıma'ya yönelik anlatılan mit şöyledir:
"Tanrı kâinatı yarattığında, daha siyah parçaları yokken, yer ve gök su iken, Kandilde bir Nur parladı. Bu nur’un içinde bir kadın gözüktü. Başında bir Taç, 2 kulağında 2 Küpe, belinde de bir Kemer vardı. Cebrail Nur içinde Kadın’ı görünce şaşkınlığa düştü. Hakk’a niyaz etti, kim olduğunu bilmek istedi.
Hakk’tan bir nida geldi; dedi: “Ey Cibril, O, Cennetin Seyyidesi Fatıma-tüz Zehra’dır.”
Cibril sual etti: “Ey Tanrım, ne kadar güzeldir.”
Tanrı buyurdu: “Biz O’nu nur âlâ nur’dan yarattık.”
Cibril sual etti: “Ya Rab, başındaki nedir?”
Tanrı buyurdu: “Başındaki Taç, Tac-ı Devlettir ki bu Muhammed Mustafa’dır.”
Cibril, belindekini sual eyledi.
Hakk buyurdu: “Ya Cibril, belindeki de Kemer olup, Fatıma’nın helâli olan Ali’dir.”
Cibril sual etti: “Kulaklarındaki nedir?”
Hakk buyurdu: “Şebber-ü Şübber (Hasan ve Hüseyin) Cennetin Efendileri.”
Bu mitik anlatımda Fatıma, başında tâcıyla bir kraliçe olarak tanımlanır. Nasıl ki Meryem Ana’ya cennetin kraliçesi denir, aynı şekilde Hz. Muhammed de Fatıma’nın cennet kadınlarının efendisi olduğunu söyler. Babası Hz. Muhammed, ona ayrıca “Ümmü Ebîha” yani "Babasının Annesi" takma adını verir. Ayrıca Hz. Muhammed'in soyu "kevser" olarak nitelenen Fatıma'dan devam eder ve kâh bereket kâh şifa için "Fatıma'nın Eli"nden yardım istenir. Bu benzerlikler ve niteliklerden hareketle Ana Tanrıça arketipiyle Fatıma arasında bir bağ kurulabileceği öne sürülür.[10]
Annemarie Schimmel de, "Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri" adlı eserinde Fatma'nın Eli'nin önemine dikkat çekiyor:
"Parlak gümüş ya da altın mücevherler üzerine kazınan ya da kırmızı boyayla çizilen, bazen de evi koruması için duvara çizilen 'Fatma'nın Eli', İslam dünyasında en sevilen muskalardan birine kaynak olmuştur. Bu el, genellikle Sufilerin kullandıkları asa ya da değneklerin baş tarafını oluşturur. Ayrıca Ali ya da 12 İmam'ın isimleri, bazen metal bir 'Fatma'nın Eli'nin üzerine kazınır".
Anadolu'nun pek çok yerinde Fatma'nın Eliyle ilgili inançlar mevcut. Konu hakkında görüşlerini aldığımız Prof. Dr. Beyza Bilgin, halk arasında genellikle kolye olarak kullanılan Fatma'nın Eli'ndeki 5 parmağın, sülalenin 5 üyesi, Hz. Muhammed, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i sembolize ettiğini belirtiyor. "Annem fırına yemek koyarken dahi 'Benim elim değil, Fatma'nın eli koyuyor' derdi. İlaçla geçmeyen ya da ilaca gerek olmayan hastalıkların, Fatma'nın Eli'yle dokunulduğunda, dua okunduğunda iyileşeceğine inanılır" sözleriyse bu inancın ne kadar hayatın içinde olduğunu kanıtlıyor. Prof. Bilgin, Hz. Fatma'nın Hz. Muhammed'in kızı olduğu ve bilgileri ilk elden öğrendiği için önemli olduğunun da altını çiziyor.
Yahudilik'te Hamsa ya da Miryam'ın Eli
Hamsa; İslam ve pagan kültürünün bir ürünü de olmasına rağmen günümüzde Yahudiliğin ve İsrail’in sembolü olarak anılıyor.Açık bir elin içine gömülü olan bir göz şeklinde olan, her kültürde değişik isimleri bulunan Hamsa’nın, Fatma’nın eli ve Miryam’ın eli gibi isimleri bulunuyor. Aynı zamanda İbranicede 5 anlamına “Hamesh” de bu sembol için kullanılan isimlerden biridir.
El motifi genelde duvarlara asılmak üzere yapılan resimlerde kullanılmıştır. Falname’deki bir minyatürde yer alan el motifinde parmakların üstünde yukarıda sözü edilen 5 kişinin adı yazılıdır.
El simgesi ayrıca İslam’a göre en kutsal 2 kadın olan Hz. Fatıma ve Hz. Meryem’in sembolüdür. İnanışa göre Hz. Meryem İsa Mesih’i doğuracağı sırada tuttuğu dal bir el seklini almıştır. Bunun yanısıra el, Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın simgesi olarak da kullanılmıştır. Hangi anlama gelirse gelsin bu simgenin nazarlık olarak insanları kötülüklere karsı koruyacağına inanılmıştır.
El motifinin Hz. Muhammed ve onun ailesine duyulan sevginin bir işareti olarak mezar taşlarına islendiği de belirtilmektedir. Bu mezar taslarının Caferi mezhebine mensup yörelerde yoğunlaştığı görülmektedir. El motifinin aynı zamanda İslam sancağının ellerde taşındığını ve bunun sürekliliğini simgelediği ileri sürülmektedir.
Fatma, kocası Hz. Ali'yi genç ve güzel bir odalıkla görünce o sırada pişirmekte olduğu helvaya şaşkınlıkla elini daldırır ve karıştırmaya başlar. Kocası, durumu fark edince Fatma'nın elini tencereden çıkartır. Fatma'nın eli, yüzyıllardır sahiplerine şans getirdiğine ve onlara sabır ve sadakat erdemleri verdiğine inanılan bir tılsım haline gelir. Bu nesne genellikle 'Fatma'nın Eli' olarak bilinilirse de Araplar arasında 'Hamse Eli' diye anılır. Hamse, 5 demektir ve bir elin parmak sayısını gösterir. Hindu'lar 'Humsa Eli', Musevilerse 'Hameş Eli' ya da 'Miryam'ın Eli' adını vermişlerdir. Kimi kültürlerde yukarıya dönük, kimi kültürlerde aşağıya dönük el şeklinde bulunmaktadır."
Fatıma'nın Eli
Fatıma‘nın Eli, nazarlık olarak ve kötülüklerden korunmak, kem bakışlara karşı kullanılır. Hz. Muhammed‘in kızı Hz. Fatıma‘ya gönderme yapılır. Fatıma‘nın eli şans getiren bir tılsım olarak da kullanılmaktadır. Eski Türk‘lerde de Umay Ana‘nın elidir. Umay Ana sıkıntıda ve doğum yapmakta olan kadınlara yardım eder. Fatıma‘nın eli, birçok kültürde, kapılara çizilir. Endülüs‘teki Elhamra Sarayı‘nın girişindeki büyük taş el bir tılsımdır ve en güzel bir örnektir. Yaygın olarak kullanılan nazarlık ve takıdır.
Fatıma’nın elinin kem gözlerden koruduğuna inanılmaktadır. Kapı girişlerinin üzerine kötülükleri koruma amacıyla islenen motif biçimsel olarak Arapça harflerle “Ya Allah” yakarışını anımsatmaktadır.[9][6]
Fatıma'ya yönelik anlatılan mit şöyledir:
"Tanrı kâinatı yarattığında, daha siyah parçaları yokken, yer ve gök su iken, Kandilde bir Nur parladı. Bu nur’un içinde bir kadın gözüktü. Başında bir Taç, 2 kulağında 2 Küpe, belinde de bir Kemer vardı. Cebrail Nur içinde Kadın’ı görünce şaşkınlığa düştü. Hakk’a niyaz etti, kim olduğunu bilmek istedi.
Hakk’tan bir nida geldi; dedi: “Ey Cibril, O, Cennetin Seyyidesi Fatıma-tüz Zehra’dır.”
Cibril sual etti: “Ey Tanrım, ne kadar güzeldir.”
Tanrı buyurdu: “Biz O’nu nur âlâ nur’dan yarattık.”
Cibril sual etti: “Ya Rab, başındaki nedir?”
Tanrı buyurdu: “Başındaki Taç, Tac-ı Devlettir ki bu Muhammed Mustafa’dır.”
Cibril, belindekini sual eyledi.
Hakk buyurdu: “Ya Cibril, belindeki de Kemer olup, Fatıma’nın helâli olan Ali’dir.”
Cibril sual etti: “Kulaklarındaki nedir?”
Hakk buyurdu: “Şebber-ü Şübber (Hasan ve Hüseyin) Cennetin Efendileri.”
Bu mitik anlatımda Fatıma, başında tâcıyla bir kraliçe olarak tanımlanır. Nasıl ki Meryem Ana’ya cennetin kraliçesi denir, aynı şekilde Hz. Muhammed de Fatıma’nın cennet kadınlarının efendisi olduğunu söyler. Babası Hz. Muhammed, ona ayrıca “Ümmü Ebîha” yani "Babasının Annesi" takma adını verir. Ayrıca Hz. Muhammed'in soyu "kevser" olarak nitelenen Fatıma'dan devam eder ve kâh bereket kâh şifa için "Fatıma'nın Eli"nden yardım istenir. Bu benzerlikler ve niteliklerden hareketle Ana Tanrıça arketipiyle Fatıma arasında bir bağ kurulabileceği öne sürülür.[10]
Annemarie Schimmel de, "Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri" adlı eserinde Fatma'nın Eli'nin önemine dikkat çekiyor:
"Parlak gümüş ya da altın mücevherler üzerine kazınan ya da kırmızı boyayla çizilen, bazen de evi koruması için duvara çizilen 'Fatma'nın Eli', İslam dünyasında en sevilen muskalardan birine kaynak olmuştur. Bu el, genellikle Sufilerin kullandıkları asa ya da değneklerin baş tarafını oluşturur. Ayrıca Ali ya da 12 İmam'ın isimleri, bazen metal bir 'Fatma'nın Eli'nin üzerine kazınır".
Anadolu'nun pek çok yerinde Fatma'nın Eliyle ilgili inançlar mevcut. Konu hakkında görüşlerini aldığımız Prof. Dr. Beyza Bilgin, halk arasında genellikle kolye olarak kullanılan Fatma'nın Eli'ndeki 5 parmağın, sülalenin 5 üyesi, Hz. Muhammed, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i sembolize ettiğini belirtiyor. "Annem fırına yemek koyarken dahi 'Benim elim değil, Fatma'nın eli koyuyor' derdi. İlaçla geçmeyen ya da ilaca gerek olmayan hastalıkların, Fatma'nın Eli'yle dokunulduğunda, dua okunduğunda iyileşeceğine inanılır" sözleriyse bu inancın ne kadar hayatın içinde olduğunu kanıtlıyor. Prof. Bilgin, Hz. Fatma'nın Hz. Muhammed'in kızı olduğu ve bilgileri ilk elden öğrendiği için önemli olduğunun da altını çiziyor.
Yahudilik'te Hamsa ya da Miryam'ın Eli
Hamsa; İslam ve pagan kültürünün bir ürünü de olmasına rağmen günümüzde Yahudiliğin ve İsrail’in sembolü olarak anılıyor.Açık bir elin içine gömülü olan bir göz şeklinde olan, her kültürde değişik isimleri bulunan Hamsa’nın, Fatma’nın eli ve Miryam’ın eli gibi isimleri bulunuyor. Aynı zamanda İbranicede 5 anlamına “Hamesh” de bu sembol için kullanılan isimlerden biridir.
4 Nisan 2014 Cuma
Sibel Üresin "Yatakta 2 kişi olsun 4 olsun farketmez."
Sibel Üresin'e göre "Cinsellik ibadettir."
Çok eşliliği savunan Üresin Çok eşlilik yasal olsun dedi.
"Eşler arzu ediyorsa ve zorlama yoksa yatakta birden fazla kişiyle cinsellik yaşanabilir.Biz kadınların görevi kocalarımızı mutlu etmektir."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
COİNPAYU İLE 25+ KAZANDIM.
Hergün siteye gir kısa reklamları izle.Yüzlerce anketten istediklerini yap.Görevleri tamamla Günün sonunda en yüksek puanı topla 25+ $KAZAN.Unutma görevler ve anketlerden kazandığından hariç ilk 1000 kişi hergün bonus olarak $ kazanıyor. Defalarca ödeme aldım.Türkiye de yaşayanlara ödeme yapıyor.Dikkat etmeniz gereken nokta görevleri yaparken doğru cevaplar verin.Genelde şirketlerin kullanıcıların alışveriş alışkanlıklarını ve ürün tercihlerini öğrenmek için yaptığı araştırma anketleri çıkıyor.Ve soruyu okumadan rastgele işaretlemeyin.İlk birkaç gün en çok ödülü siz kazanma şansını elde edemeseniz bile.Hergün 1 saate yakın zaman harcarsanız ilk 1000 kişiye kein giriliyor. Denemekte fayda var.